“İLK” LER UNUTULMAZ! “Sevgi, Umut ve Hayallerim” Bu kurumda iyi şeylerin her zaman yaşandığını, herkese bu sefer göstermek istiyorlardı. Günler öncesinden hazırlıklarını sürdürüyorlardı. Kimi şiirlerini ezberliyor, kimileri ise kendilerini izlemeye gelecek olan şehrin ileri gelenlerine hiç de söylenildiği gibi kötü insan olmadıklarını ispat edebilmek için bir şeyler yapma telaşındaydılar. Bir yandan hazırlıklar devam ederken bir yandan da kendi imkânları ile hazırladıkları davetiyeleri okullarındaki öğretmenlerine, arkadaşlarına, çevredeki tanıdıklarına dağıtmaya çalışıyorlardı.Onlar hayata dezavantajlı başlamış genç kızlardı. Kiminin annesi, kiminin babası kiminin ise hiç kimsesi yoktu. Kimilerinin macerası ise bambaşkaydı zaten… Hayat onları bir Kız Yetiştirme Yurdunda buluşturmuştu. Hayatlarının baharında saçlarını okşayacak bir anneye, kendilerine sahip çıkacak ve yeri geldiğinde de bir tokat atacak bir babaya özlem duyuyorlardı.Kendi elleriyle hazırladıkları davetiyeleri şehrin ileri gelenlerine günler öncesinden bir bir dağıtmışlardı. Hemen herkes gelip programlarını izlemeye söz vermişti. Bir öğretmenlerinin davetiyelerini çok kaba bir şekilde reddetmesi biraz morallerini bozmuştu ama umutlarını kıramamıştı; Çünkü bir şiir dinletisi hazırlamışlardı ve böylesine anlamlı bir şiir dinletisi belki bu şehirde ilk kez gerçekleştirilecekti. Bu dinletinin ismini ise “Sevgi, Umut ve Hayallerim” koymuşlardı.Derken beklenen gün gelip çatmıştı. Salon, günün anlam ve önemine uygun şekilde hazırlanmış ve konuklar beklenmeye başlamıştı. Ne yazık ki, Türkiye Kızılay Derneğinin ildeki şube yönetimi ve bir iki gazetecinin dışında fazla da katılan olmamıştı. Ne sınıf arkadaşları, ne öğretmenleri ne de hiç kimse… Bu durum yüzlerdeki heyecan ve tebessümü birazcık soldurmuştu ama her zaman yanlarında olanların yine orada hazır olduklarını gördüklerinde o solgunluk yerini neşeye bırakmıştı.Program başlamıştı, genç kızlar müzik ve slâytlar eşliğinde şiirlerini bir bir okuyorlardı. Salondaki misafirler bu doyumsuz şiir dinletisini zaman zaman gözyaşları ile izliyorlardı. Annesi olmayan bir genç kızın “Sol Yanım Acıyor Anne” şiirini okuması, diğer şiirlerin ise hep duygusal içerikli olması salonu iyice matem havasına sokmuştu. Kuruluşun ve programın yöneticisi olarak bu kasavetli havayı birazcık dağıtmak ise bana düşüyordu. Hemen ilk fırsatta mikrofonu kaparak, Sezai Karakoç’un “Mona Roza” adlı şiirini okuyorum. Bu da pek etkili olmuyor. Ardından dayanamayıp bir şiir daha okuyorum ama nafile… Salonda bulunan bütün misafirler kendilerini ağlamaya programlamışlardı adeta...Misafirler bir yandan şiir dinleyip, çaylarını yudumlarken bir yandan da gözyaşlarını silmeyle meşgul oladursun, program bütün canlılığıyla devam ediyordu. Diğer yandan ise gazeteciler, gazetelerinde bu programı en güzel şekilde nasıl yayınlayabilirimin planlarını yapıyorlardı.“Sevgi, Umut ve Hayallerim” adlı şiir dinletisi beklenenin çok üzerinde bir başarı ve güzellikle sona erdiğinde izleyen herkes; “Bu program kaçırılmazdı keşke televizyonları da çağırsaydınız da şehirde şiir seven birkaç duyarlı insan da haberdar olabilseydi.” diyorlardı. Kim bilir! Belki de doğru söylüyorlardı. Belki de bunun için Türkiye Kızılay Derneği televizyonları davet etmişti. Ama yerel televizyon yapımcıları belki kayda değer görmedikleri için, belki de başka nedenlerden dolayı çekim için gelmemişlerdi.Bu doyumsuz şiir dinletisi bütün güzelliği ile hafızalarda uzun süre kalacak bir şekilde son buluyordu. Kızılay Derneği yönetim kurulunun getirmiş olduğu çiçekleri ellerine alan bu genç kızlar, hayatlarında bir ilke imza atmanın gurur ve mutluluğunu yaşıyorlar, bizlere de yaşatıyorlardı. Salonda bulunan misafirlere; “Bizlere imkân verildiği ve sahip çıkıldığı zaman, bizlerin başaramayacağı bir şey yoktur.”der gibiydiler.Program sonrası misafirler tek tek yanlarına gelerek gençleri tebrik ediyorlardı. Bir ara sevgili Lütfü ağabeyimizin programı izlemeye gelen gazetecilerle konuşması kulağıma geliyordu. Gazetecilerden birisinden bu programın güzel bir haber yapılmasını rica ediyordu. Gazeteci ise pazartesi günü için çok güzel bir haber yapacağını ve ildeki herkesin dikkatini çekeceğini söylüyordu. Aslında çokta gerekli değildi gazetelerde çıkmak. Ama bu kuruluşun ilimizdeki olumsuz imajını kırabilmek için bir bakıma da önemliydi.Genç kızlar ve kurumda çalışan herkes pazartesi günü yayınlanacak gazete haberlerini ve bu haberlere gelecek tepkileri şimdiden merak etmeye başlamıştık.Pazartesi günü mesaiye başlamadan önce heyecanla yerel gazeteleri bulabilmek için çarşıya gittim. Yerel gazetelerin hemen hepsini alarak acele bir şekilde kuruluşa geldim. Gazeteleri bir bir karıştırmaya başladım. Gazetenin birisinde bir köşede küçücük bir haber olarak girilmişti. Diğer gazetede ise ilk sayfada kocaman bir manşet vardı. “Sevgi, Umut ve Hayallerim” adlı şiir dinletisi yapıldı. Sonra haberin detayı güzel cümlelerle sıralanıyordu. Habere ilave olarak konulan birkaç resim ve haberi, bütün tazeliği ile gazeteden kesip güzelce çerçeveledikten sonra çok amaçlı salonumuzun bir köşesine asmıştık. Haber gazetelerde yayınlanmıştı yayınlanmasına da şimdi habere gelecek tepkileri merakla beklemeye başladık. Saatler ilerliyordu ve olumlu- olumsuz hiçbir tepki gelmiyordu. Günün ilerleyen saatlerinde gazeteci yazar Muammer Bey ve birkaç öğretmen arkadaş arıyor ve bizi tebrik ediyorlardı. Başka da arayıp soran olmamıştı gün boyunca… Akşama doğru dayanamayıp bilgisayarımın başına geçiyorum. Haftada bir Salı günleri köşe yazısı yazdığım yerel gazetenin yarın ki yayınlanacak sayısı için daha önceden hazırlamış olduğum yazıyı hemen askıya alıyor ve onun yerine yeni bir yazı yazmaya başlıyorum.Yazacağım bu yazı öyle bir yazı olmalıydı ki, yaşanan bu güzel olayı görmeyen veya görmemezlikten gelenleri rahatsız etmeliydi. Ses getirmeliydi kısacası. Bu yazıyı yazarken yine devlet memuru olduğumu unutmamalıydım ve yazımı herkesten önce kendim sansürlemeliydim. Yani az konuşup çok şey anlatmalıydım veya başka bir deyişle kullanacağım kelime ve cümlelerim bir devlet memuruna yakışır türden olmalıydı(!)Kelimeler cümleleri, cümleler yazıyı oluşturmuş ve ortaya şu sitem dolu yazı çıkmıştı. “İLK”LER UNUTULMAZ! Erzurumlu, yaşlı amcaya sorarlar. —Amca kaç yaşındasın? —83 yaşındayım. Der, yaşlı amca. —Erzurum’da kaç Vali gördün? —30 tane Vali tanıdım, der. —Peki, hangilerini unutamadın? —Mustafa Paşa’yı hiç unutamadım. —Neden unutamadın? —“Rahmetli daha Erzurum’a gelemeden yolda ölmüştü,” der… Bu ve bunun gibi insan hayatında ilk yaşananların ayrı bir yeri vardır. Bu ilkler unutulmaz...Soğuk bir kış akşamı bir Kız Yetiştirme Yurdun da yaşanan sıcak bir şiir dinletisi de bu unutulmayacak ilklerdendi. Bu ortamı paylaşanların birçoğu belki de şiirleri hiç bu kadar etkileyici ve gerçekçi dinlememişlerdi. Annesi olmayan bir genç kızdan “Sol Yanım Acıyor Anne” şiirini dinlemenin anlamını, içi vatan sevgisi ile dolu bir gençten “Çanakkale Şehitlerine” şiirlerini dinlemenin zevkini ancak orada bulunan az sayıdaki insan tadabilmişti.Az sayıda insan diyorum. Çünkü bu gençler haftalardır çaba harcayıp hazırladıkları emeklerini, şiirlerini, devam ettikleri okullarındaki öğretmenlerine, arkadaşlarına ve hatta vilayetin üst tabakasını temsil eden insanlara sergilemek istiyorlardı.Büyük bir heyecanla günler öncesinden yine kendi elleriyle hazırladıkları davetiyeleri dağıtmışlardı. Hatta “Allah bana o kapıdan içeriye girmeyi nasip etmesin.” cümlesini hiç utanmadan söyleyebilen, insanlık özürlü insanların sözleri bile şevk ve heyecanlarını kıramamıştı. Çünkü programlarının ismini “Sevgi, Umut ve Hayallerim” koymuşlardı.Ve son gün gelip çatmıştı. Ancak yollarını bekledikleri insanlar onlara iki saatlik zamanlarını reva görememişlerdi. Ama onların her zaman yanlarında olanlar yine yanlarındaydılar. En azından bundan tereddüt etmediler. Vefakâr ve cefakâr kurum çalışanları, Sevgili Lütfü Amcaları, Turhan Amcaları, Çiğdem ve Fatoş Ablaları yine yanlarındaydılar. Ömer Amcaları ve Türkiye Kızılay Derneğinin ildeki şube yönetimi onların her zaman dostları olduklarını göstermiş ve yanlarında olmuşlardı. Bu onlara yeterde artardı bile…Aralarından bir genç kızın söyledikleri ise üzerinde durulmaya ve düşünmeye değerdi. Biraz sinirli, biraz da sitemkâr kelimelerle dolu sözleri aynen şöyleydi. “Bu kurumda kötü bir şey olduğu zaman herkes buraya koşuyor, ama iyi şeyler olduğu zaman kimsenin buraya koştuğunu göremiyoruz…” Evet, marifet her zaman fedakâr olabilmektedir.Bu kuruluşta barınan gençler diğer akranlarına göre belki dezavantajlı durumdadırlar. Zira kiminin annesi, kiminin babası hatta bazılarının hiç kimsesi yoktu. Onlar bu duruma alışıktırlar. Hayata bir yerden tutunmaya çalışıyorlar. Bu şehirde yaşayan insanların kendilerine sahip çıkacaklarından da fazla ümitli değiller. Şu ana kadar fazla sahip çıkan olmadığı için kimseden bir şey beklemezler. Onlar iyi ve kötü günlerinde her zaman yanlarında olanlara, kendileri için hassasiyet gösteren insanlara sevgi, saygılarını ve bağlılıklarını saklayamazlar. Bugün kendilerinin yaşadıklarını, yarın bir başkalarının yaşama ihtimalinin olduğunu biliyorlar.Toplum var oldukça annesizlik, babasızlık ve her türlü olumsuzluk var olacaktır. Bu durumda olan gençlere bu toplumun aklı başında duyarlı insanları sahip çıkmalıdırlar. Aksi halde sahip çıkanlar çok oluyor. Onlara iyi niyetle yaklaşanların oranı düştükçe meydan kötü niyetlilere kalmaktadır.Bütün bu şanssızlıklardan sonra müthiş bir duygu selinin akışına vesile olan Sevgili Cem Hoca ve Grup Nüans’ın güzel şarkıları duyulmaya başlıyordu. Artık yüzler gülüyor ve dudaklardan nameler dökülmeye başlıyordu. Ardından şiirler okunmaya başlıyor. Şiirlerin arkasındaki fon müzikleri ve slâytlar insanları farklı dünyalara sürüklüyordu. Bu manzaralar karşısında salondaki bütün insanların gözlerinde damlalar oluşmaya hatta yanaklarına doğru akmaya başladığını görüyorduk.Bütün bu güzel görüntülere bizler ve orada bulunanlar doyamadık, doyamadılar. Eee ne diyelim darısı bu kuruluşun yolunu fazla bilmeyenlerin başına… Gazetede manşetten verilen haber ve resimler fazla dikkat çekmemişti. Bakalım bu köşe yazısı yeteri kadar dikkat çekecek miydi? Şayet dikkat çeker ise gelebilecek tepkiler ne olabilirdi.Yazıyı yayına göndermeden önce her zaman ki gibi tekrar tekrar okuyup, değerlendiriyordum. Yakın arkadaşlarıma okutup tepkilerinin ne olabileceğini soruyordum. Herkeste “Hiç boşuna kendi kendini paralama, kimsenin bu kuruluşu ve bu gençleri görmeye ve şehirde böyle bir ortam olduğunu fark etmeye niyeti yoktur.”fikri hâkimdi. İçlerinden bir arkadaşım ise şu yorumu yapıyordu. “Yarın sabah vilayetten seni çağırırlar ve çalışmalarından dolayı seni tebrik ederler.” Nitekim de öyle olmuştu(!)Sabah ilk olarak İl Sosyal Hizmetler Müdürü arıyordu. Sinirli ve tedirgin bir şekilde; —Ben sana eğitim ve kültür dışında yazı yazmayacaksın dememiş miydim?Ben olanları tahmin edebildiğim için sakin olmaya çalışıyordum. — “Ben zaten eğitim ve kültür dışında bir şey yazmadım ki.” diyordum fakat anlatmak nafile… — “Yazımı okuyun ve ondan sonra değerlendirelim.” diyerek telefonu kapatıyorum.Aradan fazla zaman geçmeden Valilik Özel Kalem Müdürlüğünden arıyorlardı. Karşıdaki kişi nezaketsiz bir şekilde “Sayın Valimiz acele seni buraya çağırıyor!” diyordu ve telefonu kapatıyordu. Ne yapalım! Başa gelen çekilir. Her şeyin bir bedeli olacağını düşünerek Valiliğe mecburen gidecektim. Ama içimden bir ses; “Kötü bir şey yapmadığımı” söylüyordu. Yine de yazdığım bir yazıdan dolayı hışımla ilin en üst düzey makamına çağrılmak pekte iyiye delalet değil gibiydi.Nitekim bütün sıkıntıları göz önüne alarak birazda çaresiz, makama gelmiştim. Özel Kalem Müdürlüğüne kendimi tanıtıp çağrıldığımı hatırlattıktan sonra beklemeye başladım. Biraz sonra bir bayan bana doğru yönelerek “Sizinle Vali Yardımcımız görüşecek” dedi ve beni Vali Yardımcılarından birine doğru yönlendirdi. Vali Yardımcısının odasına gelip odacıya kendimi tanıttıktan sonra yan odaya alınarak beklemem söylenmişti ve beklemeye başlamıştım. Aradan fazla bir zaman geçmeden Vali Yardımcısı asabi bir şekilde geliyordu. Kısa bir “hoş geldin” merasiminden sonra bana “Sen kimsin, senin ne haddine böyle bir yazı yazmak!” cümleleri sarf edilmişti. Akabinde ise böyle bir fıkranın hiçte hoş bir şey olmadığı söylenerek ağzımın payı veriliyordu. Bu dakikadan sonra içimi derin bir rahatlık kaplamıştı. Çünkü yazımın tamamının okunmadığını ve yazının başındaki fıkranın yanlış anlaşıldığını anlıyordum. Kendilerine yazımın tamamını okumalarını ve öyle yorumlamalarını söylemekten başka bir cümle bulamamıştım. Yazımı inceleyeceklerini ve gerekirse soruşturma açılacağını söyleyerek yanımdan uzaklaşmışlardı. Belki de bir mazeretlerinden dolayı programımıza iştirak edememişlerdi. Benimki de iş mi şimdi? Hem benim ne haddime böyle bir yazı yazmak! Neyi değiştirecekti ki bu yazı? Merdivenlerden aşağıya doğru kendi kendime gülerek inerken, Abdurrahim Karakoç’un “İsyanlı sükût” adlı şiirini mırıldanıyordum. “Gitmişti makama arzuhal için Beyy dedi yutkundu eğdi başını Bir azar yedi ki oldu o biçim Şeyy dedi yutkundu eğdi başını” Yine bir Vali olan rahmetli Yazıcıoğlu’n dan duymuş olduğum bu Vali fıkrası, dikkat çekmeyi başarmıştı. Ama “beni bir sen anladın sen de yanlış anladın abi!” misali traji komik bir olayla karşı karşıya kalmıştım. Yanlış anlaşılmıştım yani… Aslında fazla iyi niyet beklemenin hata olduğunu, idareciliğimin ilk günlerinde anlamıştım. İdareciliğimin ilk günleri bir Ramazan Bayramına denk gelmişti. Bayramda birkaç dakikalığına da olsa ziyarete gelen bir Devlet Büyüğümüz buradaki genç kızlara bir isteklerinin olup olmadığını sormuştu. Kızlardan gelen yanıt her şeyin kısa bir özeti olmuştu. “Kendinize iyi bakın yeter, yılda bir kere gelen bir misafirden ne istenir ki?” demişlerdi. Devlet büyüğümüz bu söze çok bozulmuşlardı ama gerçeklerin ta kendisiydi bu cümleler…Bütün bu yaşananlardan sonra arabama binerek yurda doğru ilerlemeye çalışıyordum. Yollarda seyreden araçlar sanki her zamankinden daha hızlı gidiyorlardı. Fırat sanki her zamankinden daha coşkun akıyor, Munzur’un ruhumu okşayan o hafif meltemleri sanki daha sert esiyordu. Sanki her şey bana; “Herkesin neşesi ve hüznü kendine, başkalarını ilgilendirmez. İşte dünya bu!” der gibiydi.Çeşit çeşit, renk renk, desen desen ihtarlar almış olsam da, belki meslek hayatım boyunca temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtıp önüme konulacağını bilsem de, benim ve çalışma arkadaşlarımın bir tek gayesi vardı. O da, bu ilde bir Kız Yetiştirme Yurdunun olduğu ve bu yurtta barınan otuz civarında kimsesiz genç kızın varlığından bu şehirde yaşayanları haberdar edebilmekti… Bu makaleyi tavsiye et... Çok güzel bir yazı, aynı zamanda devlet büyüklerimizin sosyal kurumlarla ne kadar ilgili olduklarını göstermesi açısından ibret verici. Tebrik ederim. Halil Ibrahim Uray Sevgili kardeşim göstermiş olduğun başarıdan dolayı tebrik eder başarılarının devamını dilerim hani anlatırya baba oğul menkibelerinde ..demiş ya ..hani oğlum sen adam olamasssın.... hani günler geçmişte ....Babasını makamına çagırtıp bir müfreze askerle ..Yaaa Baba : hani ben adam olamıyordum ..işte vali oldum demiş...Aynen öyleee ...Bazı insanlar vardır ...makam sahibi dir ama adam degildir...aynen öyle hhaaaaa..sizin gibi cesur insanlara ihtiyaç var tebrik ederim kardeşim..ömr .bin İŞTE "BENİM SEVİP SAYGI DUYDUĞUM HAMDİ BEY BU" DİYORUM. MAKALEN DE ÇOK GÜZEL, ÇALIŞMALARIN DA ÇOK GÜZEL. ALLAH YOLUNU AÇIK ETSİN. BAŞARILARINIZIN DEVAMINI DİLERİM SEVGİLİ ABİM..DÜRÜSTLÜĞÜNÜZ VE İNSANCILLIĞINIZ HERDAİM OLSUN..BİZ GENÇLERİN SİZ İNSAN-I KAMİLLERDEN ÖĞRENECEĞİMİZ ÇOK ŞEY VAR..ELİNİZDEKİ KUTSAL MEŞALEYİ TAŞIMAK DİLEĞİYLE TEBRİK EDİYORUM..
SONGÜL KORKMAZ Bu Haber 591'kez okundu |